Depresyonum ve Ben




Depresyonum ve Ben


Basarılı ve organik olarak tamamen sağlıklı genç bir erkek birdenbire ciddi bir bunalımın içine düsüyor ve hem yasamını hem de kendini yok etmenin esigine geliyor. Bu süreç içinde kendinde hâlâ yasadıklarını kaleme alacak kadar güç bulması, onun bu rahatsızlıktan sıyrılabilmesinde önemli bir rol oynuyor. Depresyon hastası olan birçok insan, asagıda öyküsünü sunacagımız o

genç adam gibi ya yetersiz bir sekilde tedavi ediliyor ya da hiç doktor yardimina bas vurmadan, kendini ölümün esigine getirebilecek bu hastalikla yasamaya devam ediyor. Oysa depresyon, türü tanimlandiginda ve uygun terapi yöntemleri uygulandiginda büyük oranda tedavi edilebilir bir hastalik. Ilk depresyonu Temmuz'da, yani aslinda bütün problemlerimi çözdükten sonra geçirdim. Annemin üç yil önceki ölümünü kabullenebilmis, ilk romanimi piyasaya sürmüs ve ailemle iyi iliskiler gelistirmistim. Iki yil süren firtinali bir ask iliskisini sona erdirmis, yeni bir ev alarak tasinmis, hayata yeni bastan baslamistim. Hersey yolunda görünüyordu.

Tam o sirada depresyon sinsince yasamima girdi ve beni kemirmeye basladi. Bu olumsuz duygularin içinde yasadigim çevreyle ilgisi olamayacagini aciyla farkediyordum. Krizler, çocuklugumun unutulmus anilarinin içinden, zaman zaman ugramis oldugum haksizliklardan, Tolstoy olamayacagimdan, dünyadaki gerçek sevgi yoksunlugundan, kisacasi yüregimin derinliklerinde sürekli olumsuzluklar üreten bir yumagin içinden sökülüp geliyordu. Sürekli, bu ruh halinin basladigi tarihe dönmeye, bu tarihi tespit etmeye çalisiyordum. Ekim'de sevgilimden ayrilmistim, ondan üç yil kadar önce annem ölmüstü ama onun hastaligini ölümünden iki yil kadar önce ögrenmistik. Ergenlik çaginda da problemlerim vardi... Dogumuma kadar geri gittigimde artik herseyi birbirine karistirmaya baslamis ve hiçbir zaman neseli, sorunsuz bir insan olmadigim kanisina varmistim. Kapkaranlik bir süreç baslamisti.


Daha sonralari, konuyla ilgili bilimsel arastirmalari incelerken, bu hastaligin benim geçirdigim türünün olumsuz sonuçlarinin, kalp rahatsizliklari ve kanserden bile daha önemli olduklarini okudugumda, sasirmadim. Harvard Üniversitesi ve Dünya Saglik Örgütü (WHO) bilimadamlari, yasam beklentisini sadece üç hastaligin -solunum yollari, bagirsak ve yeni dogmus bebeklerde enfeksiyon rahatsizliklarinin- depresyon kadar sinirladigini ileri sürüyorlardi. Depresyonun 2020 yilina kadar, savaslar ve AIDS toplami kadar yasam süresi çalacagi tahmin ediliyordu.


Intihar orani yedide bir...


Arastirdikça, ne kadar çok insanin depresyona yakalandigini görüyordum. Amerika'da her on kisiden biri bu hastaligin herhangi bir türüyle yasiyor, neredeyse her iki kisiden biri de yasaminda bir kez agir bir depresyon geçiriyordu. Tedavi yöntemleri birbirlerinden ayrilmakla birlikte, agir depresyon geçirenlerin üçte birinden de azi uzmanlarin yardimina basvuruyor, bu taniyla kliniklere kaldirilanlarin yedide biri ise intihar ediyor ya da etmeyi deniyordu. Benim rahatsizligim, gitgide daha yogun hissedilen bir can sikintisi ile basladi. Ilk romanim, o günlerden kisa bir süre önce Londra'da piyasaya çikmisti ancak aldigim olumlu elestiriler bile içimdeki sikintiyi gideremiyordu. New York'ta telefon görüsmeleri, toplantilar ve diger toplumsal zorunluluklar artik bir yük haline gelmeye baslamisti. Metroya binemiyordum. Ne isim ne ailem ne de arkadaslarim beni ilgilendirmez olmustu. Yazmayi önce azalttim sonra sona erdirdim. Kendimden de uzaklasiyor gibiydim, bu korkuyla kendimi partilere gitmeye, arkadaslarla bulusmaya zorlamaya basladim ancak hiçbir sey bana keyif vermiyordu. Edinmek istedigim birçok seyi satin almaya basladim ancak onlar da beni sevindirmiyordu. Telesekreterime birakilan mesajlari yanitlamak bile artik altindan kalkamayacagim bir is haline gelmisti. Direksiyonda otururken, her an bir kaza yapabilecegimi düsünüyordum. Zaman zaman otomobili kullanmayi unutmus oldugum kaygisiyla kan ter içinde kaliyordum.


Eylül ayinda böbreklerimde tas sancisi basladi. Birkaç gün hastanede kaldiktan sonra, bir arkadasimdan digerine gitmeye basladim ve bu da sonun baslangici oldu. Düzensiz yemek yemeye baslamistim ve açlik hissim giderek azaliyordu. Bu belirtileri anlattigim bir psikoterapist arkadasim bana hâlâ hiçbir sey yapmadigim için çok cesur sayilabilecegimi söylüyordu. Tam o siralarda geceleri panik ataklar yasamaya basladim. Uykularim kaçiyordu. Iki hafta içinde korkularima gündüzleri de hakim olamaz hale geldim. 31. yasgünümden bir gün önce alisverise gitmek için evden çiktim, hiçbir neden olmaksizin bir korku krizi geçirdim ve markette altima yaptim. Eve dönüp yattim ancak uyuyamadim. Ertesi sabah, insanlara telefon ederek dogum günüme gelmemelerini isteyecektim ancak cümleleri nasil formüle edecegimi ve en acisi da nasil ses çikaracagimi bilmiyordum.

Sirtüstü felçli gibi yatiyor, agzimi ne sekle sokarsam sokayim ses çikartamiyordum.


Iki gün sonra babam ve erkek kardesim beni ziyarete geldiler ve o halimi görünce beni alip psikoterapist arkadasima götürdüler. Hiçbir sey anlatamiyordum, ona sadece ilaca ihtiyacim oldugunu söyledim ama o bir psikofarmakologu arayarak yardim istedi.


Ille de Xanax...


Dr. Alfred Wiener beni bir saat sonra kabul etti. 60 yaslarindaki, agzindan sigarasini çikartmayan Avrupa kökenli -aksanindan belli oluyordu- doktor, bana bir yigin özel soru sorduktan sonra, durumun klasik depresyon oldugunu ve yakinda iyilesebilecegimi söyledi. Bana Xanax isimli yatistiriciyi yazdi ve birkaç da Zoloft verdi. Yatistirici korku krizlerini engelleyecekti. Doktora göre son derece normal semptomlar gösteriyordum ve en kisa zamanda da iyi olacaktim. Beni ertesi gün tekrar çagirdi. Depresyon eskiden sadece psikolojik bir rahatsizlik olarak görülüyordu. Bugün ise onu biyolojik bir sendrom olarak görme egilimi de bulunuyor. Iki yönlü bir tedavi uygulanabiliyor. Pittsburg Üniversitesi uzmanlarindan Ellen Frank, çocuklukta yasanan deneyimlerin beyinde bir takim zedelenmeler ve depresyona hassasiyet yaratabilecegini söylüyor. Astimda oldugu gibi ruhsal durum ve çevre kosullari beraberce etkiyor ayrica sendromlar ve semptomlar birbirlerine bagimli.


O günden sonra babamin evinde kalmaya basladim ancak bir hafta boyunca yataktan kalkamadim. Sabahlari panik atak halinde uyaniyor, bu korku krizinin geçmesi için yeterli sayida Xanax aliyor ve o uyusukluk içinde derin bir uykuya daliyordum. Bazen herseyi sona erdirecek kadar çok ilaç almayi da düsündügüm oluyordu ama ölmek fikri bana çok karmasik geliyor, onun disinda ise neyin bitmesini istedigimi tanimlayamiyordum. O güne degin en yakin dostum olan sözcükler bile artik, kullanimlari düsündügümden daha fazla enerji gerektiren metaforlar halini almisti. Depresyonlarin çogunun bir zaman ritmi vardir. Günün agarmasiyla hafifler, hava kararirken de insani etkisi altina almaya baslar. Aksamlari babamla masaya oturuyor ve onunla durumumu konusuyordum. O beni sürekli, kisa zamanda düzelecegim konusunda rahatlatmaya çalisiyordu. Bazen ete çatalimi batiramadigim zamanlarda, bunu benim için yapiyordu. Yemekten sonra en yakin dostlarima telefon ediyor ama depresyonumu itiraf edemedigim için onlarla görüsemememi açiklayacak bahaneler  anlatiyordum.


Zamanla sinirli olmayan karabasan Depresiflerin geçmisleri de gelecekleri de hep simdiki zamanin içine sikismistir. Ne bir zamanlar ne kadar iyi ve saglikli oldugunuzu hatirlar ne de gelecege umut baglayabilirsiniz. Depresyon zamanla sinirli olmayan bir karabasan gibidir, depresiflerin dünyaya bakislarinda farkli açilar yoktur.


Dr. Wiener'e gitmeye basladigimdan bu yana bir hap ruleti oynar gibiydim. Zoloft, Xanax, Paxil, Navane, Valium, BuSpar ve Wellbutrin aliyordum. Yine de benim aldiklarimin listesi diger depresiflere verilenlerle karsilastirildiginda kisa sayilirdi. Ayrica ben sok tedavilerden ve psiko-cerrahi müdahalelerden de sakinilmistim.

Hangi ilacin kimde nasil bir etki yaptigi belli olmuyor. Ben Zoloft aldigimda, 55 fincan kahve içmis gibi oluyordum. Paxil beni ishal yapiyor ancak Xanax kabizlik yapan bir ilaç oldugundan bu durumu dengeliyordu. Ben Paxil'i Zolof'tan daha çok begeniyordum çünkü sadece 10 fincan kahve içmis etkisi yapiyordu. Burada ilginç olan içtigim Antidepresiflerin, gerginlik, cinsel problemler, bag agrisi ve hazimsizlik gibi hastaligin kendisininkine benzer yan etkileri olmasiydi. Effexor almaya basladiktan iki hafta kadar sonra bu ilaca negatif tepki verdigimi anlamistim. Dr. Wiener ise benim bu ilaca hiçbir sekilde tepki vermedigimi iddia ederek, dozu iki katina çikarmayi önerdi. Bugün ben önerilen dozun üç misli Effexor kullaniyorum.


Popüler-bilimsel makalelerde seretonin salgisi mutlulugun anahtari olarak ortaya konuyor ve depresiflerde ani bir seretonin artisinin mucizeler yaratacagi düsünülüyor. Gerçekte ise depresifler o kadar da ciddi bir seretonin eksikligi yasamiyorlar. Ve Prozac gibi seretonin seviyesini yükselten ilaçlar kullanilirken insan kendini beklenenin aksine kötü hissediyor. Seretonin düzeyi yükseldikçe, beyin reseptörlerini azaltiyor yani onlarin duyarliliklarini törpülüyor ve arzla talep arasinda dengeyi bu yolla ayni seviyede tutuyor. Burada önem tasiyan seretoninin etkileri degil, beyinde yavas yavas yarattigi degisimdir. Bu indirekt etki kendini beyin hücrelerinin yeni tepki kaliplarini ögrenmesi seklinde gösteriyor. Beynin baska bölgelerinde, yasanan eksikligi dengeleyecek islevler gelisiyor.


Kimi depresifler, yataktan kalkmayi ya da buzdolabindan peyniri çikartmayi basaramazken, digerleri -elbette yogun çaba göstererek- çalisma yasamlarini bile sürdürebiliyorlar. Burada önemli olan, antidepresiflerin ancak kendine yardim edebilen insanlara yardimci olabilmesidir. Depresyon sürecinde insanin kendisinin de ciddi bir sekilde çaba göstermesi gerekir. Ben depresyonumun ilk dönemlerinde, dogum günümden hemen sonra, kitabimla ilgili bir turneye katilmak zorundaydim. Son ana kadar basaramayacagimi düsündügüm ve iptal etmek istedigim bu geziye son anda yine de çikmaya karar verdim. Depresyonun beni bu derece kontrolü altina almasina izin vermemem gerektigini ve bunun sonun baslangici olacagini biliyordum. Turne beni çok zorladi, konusmalarimdan sonra saatlerce ilik suyun içinde yatip, zamanli zamansiz uyudum ve sürekli bayilacakmis gibi hissettim ama turneyi yarida kesmedim. Sadece bir sonraki haftanin Kaliforniya gezisine çikamayacagimi hissediyordum. Ancak buna da babam izin vermedi. Benimle birlikte oraya uçtu ve bana her yerde eslik etti. Birkaç gün sonra -onca ilaç aliyor oldugum halde- birseyler yapabiliyor olmanin hazzini, uyku aralarinda da olsa hissettim ve bir aksam babamla disarda yemege çiktim. Onunla günlerdir sürekli beraber oldugum halde, aylardir görüsmemis gibi konustuk çünkü depresyon bir içedönüklük sürecidir ve ben tüm bu süre içinde babama nasil oldugunu bile sormamistim. O gece eve dönünce canim bir sekerleme bile istedi ve bir de mektup yazdim. Dünyaya dönmeye hazir gibiydim.


Oysa ertesi sabah kendimi, hiç hissetmedigim kadar kötü hissettim. Korku krizlerimden biri tutumustu ve yataktan çikamiyordum. Babamin tüm ugraslarina ragmen dus alamadim ve kahvalti edemedim. Yedi miligram Xanax'a ragmen gerginligimi atamiyordum. Dr. Wiener geçen süre içinde bana Navane da yazmisti ve bu ilacin Xanax kullanimini azaltacagini umuyorduk. Ancak olmadi.
Bu gezinin üçüncü haftasinda ayakta duramaz hale gelmistim. Panellerde kürsüye dayanarak bana kolay gelen paragraflari alelacele okuyor sonra bir yere oturuyor ve sikica tutunuyordum. Zaten çok yorucu olan ve 15 günde 11 sehri kapsayan gezi, sonunda bana ölümü bile düsündürmeye baslamisti. Babam, yanimda olmadiginda beni 2-3 saatte bir telefonla ariyor ancak bu bile bana yetmiyordu. Bir gün korulukta karlarin içine uzandim ve donarak ölmeyi beklemeye basladim. Beni kurtaranlara çok
kizmistim.


Panik ataklara tamamen yenik düstükten ve dokuz kilo verdikten sonra, belki de Paxil'in etkilerini tamamen göstermeye baslamasiyla ya da gezi sona erdiginden, kendime gelir gibi oldum, kilolarimi yeniden aliyordum. O süreç içinde bana tam desteklerini veren babam ve arkadaslarimla bir Noel Partisine bile katildim. Herkes beni artik 'atlattigim' için tebrik ediyordu ve ben de en agir evreyi ardimda birakmis oldugumdan emindim.


Yalnizlik ve terapi...


Ancak bekledigim gibi olmadi. Çünkü içine girdigim umutlu süreçte gereksiz riskler almis, ilaçlardan bazilarini azaltmis, kimini de hiç içmemistim. Yeni yil sonrasinda çok büyük bir krize girdim. Konusmaya halim yoktu ve ayaga kalktigim anda yere yigiliyordum. Artik ölmek istiyordum. Korku krizlerim sirasinda midemde ne var ne yok çikariyor, ardindan banyoda bayilip kaliyordum. Yalnizlik beni için için kemiriyor ancak depresyon baskalariyla iletisim kurmama da izin vermiyordu.

Birkaç hafta bu durumda süründükten sonra, eski bir arkadasimi arayabildim ancak o da bana yardimci olamayacagini söyledi.

Hastalandigimdan bu yana, terapi gruplarina katilmayi reddetmistim. Ama artik baska çarem yoktu ve büyük çabalar sonucunda bir gruba yazildim. Orada ilk olarak, bu grup içinde konusmanin disarda eski arkadaslarla bile konusmaktan çok daha kolay oldugunu farkettim. Burada fazla söze gerek yoktu. Herkes, bir bakistan ya da sözden ne söylemek istedigimi anliyor, ayni seyleri yasadiklari için beni yormuyorlardi. Kimse 'sunu yap, bunu dene, kendini topla' gibi anlamsiz önerilerde bulunmuyor, beni herhangi birseyden ötürü kinamiyor, bana acimiyordu. Seanslar yarim saat sürüyor, bu bile bazen bizi yoruyordu. Seanslar bana iyi geliyordu. Ilaçlari yine azaltmaya basladim.


Dr. Wiener ilaç konusunda çok dikkatli olmami ve onlari ancak yavas yavas ve kontrol altinda azaltabilecegimi söylüyordu.

Bana durumumun, 'acaba yine kalp krizi geçirir miyim diyerek kalp ilaçlarini birakan bir kalp hastasinin durumuna benzedigini' anlatmaya çalisiyordu. Ama onu dinlemiyordum. Kisa bir süre agir bir krize daha girdim. Nefret, korku, suçluluk duygusu ve kendimi mahvetme istegi altinda eziliyordum. Uyku bozuklugu ve çarpinti çekiyor, yemek yiyemiyor, kimildayamiyordum.

Ölmeliydim ancak yakinlarima bu aciyi yasatmak istemiyordum. Bir gece sokaga çikarak bir fahiseyle iliskiyi girdim, özellikle korunmamistim çünkü AIDS kapmak istiyordum. Böylece kimse intihar etti diyemeyecek, olay kendiliginden kapanacakti. Bunu bir kaç kez daha yaptim. Ancak cinsel iliski kurmam çok zordu ve zamanla bu yüzden de korku krizleri yasamaya basladim.

AIDS olmak ve ölmek istemiyordum.


Tatil ve yasama dönüs...


Kriz çok agirdi ve geçmiyordu. Bir ay içinde 15 kilo vermistim. Dr. Wiener'in kapisini tekrar çaldigimda, gerçekten ölmek üzere olduguma inaniyordum. Ilaçlara tekrar basladim. Birkaç ay sonra doktor, kendime bir de terapist bulmami önerdi. Terapist ilaçlarin olusturdugu yeni 'ben'i tanimami ve kabul etmemi saglayacakti. Bu çift yönlü tedavi gerçekten de ise yaradi.Vücut degerlerim haftalar sonra normale dönmeye basladi. HIV testi de negatif çikmisti ve ben artik yavas yavas yasama döndügümü hissediyordum.


Birkaç hafta sonra küçük bir tatil yapmak için Türkiye'ye gitmeye karar verdim. Ve Türkiye'nin harika günesi altinda depresyonumun son kirintilari da yok oldu. Bugüne kadar da hiçbir belirti yinelenmedi. Önce çok garip, çok yabanci bir duygu gibi geldi bana saglikli olmak. Annemin hastaligi ile baslayan, ölümü ile süren ve derinlesen melankoli, ardindan acidan çaresizlige dönüsmüs ve beni felç etmisti. Simdi de acilarimi hatirliyorum ancak onlari denetim altina almayi ögrendim. Her depresyon geçiren insanda oldugu gibi, sagligima kavustuktan sonra ben de yeni biri oldugumu düsünüyorum ve yeni benle barismak için büyük bir çaba gösteriyorum.


Ilaçlarimi almaya, dozlari ve kombinasyonlari degismis olmakla beraber hala devam ediyorum. Yan etkileri kendilerini çoktandir gösteriyor. Ciddi bir allerjik döküntüm var ve alti saatte bir bütün vücuduma merhem sürmek zorundayim. Asiri kilo aliyorum ve asiri derecede terliyorum. Hafizam eskisi gibi degil ancak tüm bunlara raziyim. Çünkü o ilaçlarin benimle depresyon arasinda bir duvar ördüklerini anliyorum.


GEO'dan çeviren: ASKIN ELÇI

Mehmet Turan FELEK

Merhabalar ben Mehmet Turan Felek kısaca Metufe. İletişim yada Sosyal Ağlar sayfasından bana ulaşabilir. Dilerseniz de Hakkımda sayfama göz atabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder